polip büyüyor..
hayat, aslında bir bilgisayar oyunu. bunu hepimiz biliyoruz. sen de ben de o da bu da şu da… bir aşamadan diğerine geçmek ne kadar güzel, değil mi? ben, bilmem kaçıncı aşamadayım. oo senin daha yapacak çok işin var. bak, şu aşamada böyle olacak, onu değil de bunu yap, demek ne kadar harika hissettiriyor değil mi kendimizi? ben bir aşamada takılırsam, fazla uğraşmam o oyunu bırakırım. işte hayat da böyle bir şey dedik ya.. bırakmışım. hangi aşamada olduğumu hatırlamıyorum ama artık insanların bahsettikleri şeyler anlamsız gelmeye başlayınca gidecek yeni bir yer aramaya koyuluyorum. doğru, büyümek istemiyorum. neden isteyeyim ki?
doğru zamanda doğru yerde olup doğru insanlara doğru şeyleri söyleyen insanları takdir ediyorum. her sene bir diğerinden daha iyi geçiyor, değil mi? zaman yok. hepsi birer yanılgı. oyun bozuldu. hiçbir aşamayı geçemeden aşamalar arasında dolanıp duruyorum.
mazeretler uydurma, sorumluluk alamama, gerçekleri görememe… evet, evet, evet.. bir sonraki bölüm, lütfen!
zamanın kaybolma arzusuna hayranım.. özellikle yanlış işler yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak yaşayanlara karşı çok acımasız. son 6 senemi bir yere koyamıyorum.. bundan sonraki 10 yıl da böyle geçecek bu gidişle.. ağlayalım mı? bundan bir bok olmaz, diyerek benden sıkılacak, bana acıyacak, “zavallıcık” diyecek arkadaşlarım sızlanmalarımdan kurtulmak için bana sırtlarını dönmeden ben mi gideyim mesela?
hello loser! duydum ki herkes 10 adım atarken sen tavanları izliyormuşsun.. pek iyi! şimdi o bekle, diyen sese sormak isterim: neredesin? hâlâ bekliyorum. keşke başlıktaki inciyi kimin döktüğünü hatırlayabilseydim.
dün, bir e-posta aldım; mutlu oldum. sabahki beeh hâlim geçer gibi oldu, buraya geldim bir sürü şey yazdım. sonra blogsayfasi patladı. şöyle demişim:
pazartesiden beri hiç olmadığı kadar yoğun bir sosyal hayatım var. 3 günlük sosyallik iliklerime kadar işlemiş durumda.. her yerim ağrıyor, keyfim yok. gücümü yeniden toparlamam için bir günü kendi başıma geçirmem gerek. bu bayram denen şey bana hiç yaramıyor. ne var ki bu sabah da yoğun bir plan programın gölgesinde başladı.
sözde sabah 10′da kalkılacak, kahvaltı edilecek ve doğru spora gidilecekti. 12′de telefonla uyandım. kahvaltıdan sonra her zamanki gibi bayılma evresine geçince vücudum ve zihnim aşırı sosyallik belirtilerini göstermeye başladı. sporu ek, sporu ekersek banyoyu da ekeriz böylece akşam üstü sevgili arkadaş toplantımıza gidecek tren yolculuğu için yeterince enerji depolamış oluruz, diye hesaplamalar yaparken bilgisayarımı açtım.
antony severler için! diyen bir eposta almışım. zihinsel yorgunluğum birden yerini dinç ve huzurlu bir akla bırakıverdi. böyle şeyler oluyor hayatta.. gerinip duruyorum. birazdan giyinip spora gideceğim sanırım. aynı postanın kaç kişiyi daha mutlu ettiğini düşünerek salak salak sırıtıyorum.
blogsayfasi yazımı yayınlamayı ve hatta kaydetmeyi dahi reddedince bütün gün bilgisayar başında kaldım sonra da 3 kapı yaptım. sonuncu kapı pek uzun ve güzel geçse de gecenin sonunu ve sabahın genelini I-hate-myself-and-I-want-to-die kıvamında geçirince bir şeylerin kesinlikle ters gittiğini anlamış bulunmaktayım. bir daha böyle olmayacak demiştim kendime.. yanlış bir evrendeyim oysaki ve çıkışı acilen bulmam gerek. bahar kuşunun yalancı ciklemelerine dönmekten başka çarem yok. mutlu olmak, acı çekmek(tir).
hadi baştan sayalım: oğlak, boğa, koç, yay, ikizler.. benim canım akrep çeker.. balığın şöyle bir tadına bakarım.. gerisini çöpe sallarım.. gezegen nihilistleri iş başında! ben bunlara katılmak istiyorum. bir gezegen nihilisti olarak ilk işim, gezegenin aslında var olmadığına dair türlü türlü kuram üretmeye ant içmiş yoldaşlarıma yardım etmek olacaktır tabii ki.
ben eskiden böyle değildim. artık insanları bayramlarda ellerini, yanaklarını öpmekten ya da tam bir sene sonra onları görmekten dolayı ne kadar mutlu olduğuma inandırabiliyorum ve hatta ben de buna inanıyorum. acaba gezegen nihilistleri bunu bilse beni işe alırlar mı?
erotomani. biri beni çağırıyor. ama onu bulamıyorum. sanat bu zamanlar için var. yapamıyorsan etkilenmeye bak. mesela izleyecek çok film var. ah, siz hâlâ sinemayı sanattan sayanlardan mısınız yoksa? hahayy! neyse, sonuç olarak, feysbuklarda sevişecek adam çokmuş. eğer ben bir avcı olsaydım örümcek olurdum. başka?
hiç tutuklanmadım. spor salonu üyeliğim bitti ve param yok. odamı spor salonuna çevirecek azmim var benim. stalker’a takipçi demek uygun düşüyor, evet.
bir dip notumsu olarak: şu ana kadar izlediğim hiçbir suç belgeselinde barlarda erkeklerle tanışan kadınların hayatlarında güzel şeyler olmadı. bu kadınlar bara neden takılıyor o hâlde? bardan erkek mi bulunur? feysbuk’tan bulunandan ne hayır gelir? bir 10 sene sonra internet romantizmi hakkında belgeseller izliyor olma ihtimalimi düşünüyorm.
aynı gün içinde iki kişinin “özledim seni” demesi.. beklediğin olumsuz cevapları alman.. sonra havanın kapasa mı açsa mı bilememesi.. ya da bir şey yapacaktım ama neydi? hissiyle bütün günü yapman gereken işi yapmadığın dahası o işin ne olduğunu hatırlayamadığın için boş geçirmen.. o iş aslında hayatın. yani boş geçen de bu hayat. yapman gereken şeyi bilemiyor olman da çok acı..
kendine acımak da bir tavır.. ya da hayır yeni bir ben ve her şey güzel olacak, demek.. değişen bir şey yok.
havaların bu kadar çabuk soğumasını içime sindiremiyorum.. gerçi kışın daha çok param olduğundan olsa gerek kışlık giyeceğim daha çeşitli.. ama yine de daha ekim bile gelmeden şortlarıma veda etmek.. bilemiyorum.. geçen kış gibi bu kış da baharı erkenden getirecek şansım olmayacağını biliyorum.. çok uzun bir bahar yaşadım. şimdi bitti.. gerçek anlamda..
tarih. tilki. tekerrür. dükkân. döngü. kürk. olan bu.
“ayh! çok sıkıldım! artık yazmayajaam.” desem şimdi kimse de gelip “aa, hiç olur mu öyle şey, kuzum!” demez, biliyorum. ama sorun bu değil. çünkü bir yerlere gidip bir şeyler görüyorum ve bu canımı sıkıyor. seni şimdi daha iyi anlıyorum, demek istiyorum şimdi ona.. yani desem yeridir. yani eğer bir yazma tarzım varsa ve ona dahi sahip çıkamıyorsam neden ki? neden yani? daha önce diğer tarafta geri dönüp de yazdığım şeyleri tekrar okumaktan ne kadar narsist bir zevk aldığımı yazmıştım.. en azından o bana kalsa.
yıllar sonra ilk defa iş görüşmesine gideceğim. her şey yolunda giderse bugüne kadar taşıdığım pek çok şeye sırtımı döneceğim. bir yetişkin olmayı kendime yedireceğim. bu kadar. dayanma sürem en kötü ihtimalle 3 hafta en iyi ihitmalle 6 ay. tahammülsüzlüğüm beni bile aşıyor.
“merhaba. zeytinyağı alabilir miyim?”
“tabii. zeytinyağı, değil mi? yani bu yağdan değil?”
“o zeytinyağı değil ki.”
“insanlar zeytinyağı diye bunu alıyorlar.”
“insanlar, zeytinyağı diye ayçiçek yağı mı alıyor?”
“eh, zeytinyağı çok pahalı.”
“ben zeytinyağı alayım.”
“zeytinyağı zeytinyağı değil mi?”
“evet.”
insanlar, gerçekten gerizekâlı.
ringin kenarında yırtılan şortunu değiştiren k1 dövüşçüsüne “nice ass!” diyen eğlenceli asyalıya saygı ve sevgilerimi sunarım.
üst üste 5. amerika açık şampiyonluğu. ağzım kulaklarımda. bütün maçı bu şekilde izlediğim düşünülürse…
gördüğünüz üzere çok sportif bir insanım. hem atletik hem duyarlıyım.