polip büyüyor..
kızıl saçlı narsisist diyor ki: “Sıradan insan, kendini 3 konuda şöyle avutur: ilk olarak kendini gerçek dışı bir biçimde beğenir ki böylece çevredeki her şeyi kontrol edebileceğini sanır. bu son durum, geleceğe dair düşüncelerinin eldeki verilerin sağlayabileceğinden daha olumlu olmasına yol açar.
eğer johan olsa o da şöyle der miydi: evren aslında kötü değil; sadece umursamaz.
gezegenin vahşi tarafında bir gezintiye çıkmak için patiklerimi çıkarıyorum çünkü yabanda herkes çıplak ayak..
kölelik, yağma ve ticaret.. ekmeğimizi kötülükten çıkarıyoruz. yıllar önce okuduğum o kitapta da şöyle demiyor muydu? “kötülük vardır ve …”
“batan her güneş için yalnız bir ay doğacak.” diyor yine güzel sesli kız.
sonunda akşam üstünü müzik dinleyerek ve yemek yaparak geçirdim.
hayırsızım.. sonarlarım çalışmıyor. önümü göremiyorum ama rüyalarımda onu görüyorum. yolda karşılaşıyoruz ya da beni evine davet ediyor. çocuğunu kucaklıyorum. onu arayıp “bana kızgın mısın?” diye sor-…
güzel şeyler okumak beni mahvediyor. güzellikler içimi karartıyor.. çiftleşmek ve doğurmak için yer değiştiren bütün dişiler için içim buruluyor. ya o adam yanında bir kalıp margarinle yere uzanmış seni bekliyor olsaydı?
her sabah kalkıp 2/5 burani yapıyorum.. aslında 21 ya da 2,5 da olabilir, emin değilim.. mahlukatın beğenisini kazanmak için uyanıyorum. buranileri ağzına burnuna bulaştıran kadın gibi.. uyanıyorum ve dışarıdaki sesler midemi bulandırıyor. dik yamaçtaki evlerin savunmasızlığı içimi buruyor mu? çalışmıyorum. çünkü neden? çünkü suç dizileri ve kore filmleri izliyorum. çekik göz.
sokağa çıktığımda güzel şeyler gördüm. mezarlığa doğru yürürken yürümek hoşuma gitti. aralarındaki bağları, karınca yuvalarını bozan meraklı bir çocuk gibi bozarken kendilerine taktıkları o romantik isimler; o şiirsel anlatım kaygıları; sonra beğenilme arzusu.. aslında karıncalar hiç bilmese de çok biliyor. “seslere sakın aldırma, güzel sevgilim!” diyen o kağıda bakıyorum da ben, karıncalar, mezarlık ve çamurlar.. çamurları çıkarmak o kadar zor ki..
bedeninin ağırlığı onu gerçek kılıyor.. ya kokusu? teması ne anlatıyor? yapışınca sanki hiç kopmayacak. daha iyi bir insan olamadığım için ağlamak.. üzdüğüm, kırdığım, kandırdığım ve yüz üstü bıraktıklarım için ağlamak.. balkondan aşağı bakmakla vapurdan köpüklere bakmak aynı. hep gitmek var.. ama martılar da var burada; dinliyorum.. martı operası. martı aryası salonda. gidiyorum. gideceğim. belki.
son zamanlarda onu daha çok düşünür oldum.. çünkü önümü göremiyorum; göremeyince kafamı önüme eğiyorum. düşünce hep düşün…
bishōnen çekip gitme kararı veriyor.
geçen gün okuduğum veda notunun sonu şöyleydi: “… hayatım boyunca kötü hiçbir şey yapmadım. neden böyle olmak zorunda?”
telefonları açmıyorum.. düğün dernek işleri canımı sıkıyor.. “… salondaki en güzel kız sen olursun…” diyor. eaööh güzellik de bıkkıntı veriyor. sonra birileri beynimi övüyor; evet, beynimi! çünkü çok zekiymişim.. çünkü öyleyim. zekâ da güzellik gibi bıkkıntı verici. o da nitelik yoksunu ve boş.. 50 yaş üstü muhabbeti gibi. 40′ıma geldiğimde çekip gitmeye karar veriyorum.
sürekli kore filmleri izliyorum. alfabesine tav olduğum koreceyi öğrenmeden gitmek istemiyorum. sonra?
hayat bir mağduriyet; mağruriyet değil.. karakterine “ben acıyım. ben yok olunca acı da yok olacak.” dedirten yazara ne denebilir ki?
sokaklarla ilgili bir şey.. sokağa çıkmak ve geri gelmek; ya da karşılıklı iki sokak.. sokakları sevmek..
sonra, başka bir karakterin ağzından devam eden aynı yazar: “aslında kendimizi ölüm, boşaltım ve cinsel davranıştan korumak ya da bunları daha örtülü bir üslupla yeniden sunmak doğamızda var. doğrudanlıktan kaçınmak gibi bir eğilimimiz var.
“doğamız anlamların çoğulluğundan meydana gelir.. ölüm, boşaltım ve cinsel davranışa dair rahatsızlık toplumda yaygındır. toplumun belli bölümlerindeki yozlaşmadan sakınmak adına doğrudan temsillerden kaçınırız. diğer yandan, tuhaflıkları yüzeye çıkan bu tür düşüncelerin ve davranışların doğrudan temsilinden kaçınmak, özellikle de cinsel davranışın elenmesi, bunların doğrudan temsilinden korunmak, belirli yerlerde tercih edilen örtbas, korumayı umduğumuz kutsallık…”
tenim normal ten rengine gelince garipsiyorum.. sanki başkasının teni.. kendi derdine çare olmak, diye bir şey var; sonrası kendini yiyip bitirmek.. tüketmek ya, öyle.. bazı küçük kızlar hâlâ bayramlıklarıyla sokaklarda dolanıyor. yaşlı teyzeler limonatalarını yudumlarken aynı sokakları şüpheci bakışlarla süzüyorlar..
kendini tüketmek ya, kendini unutmak.. unuttukça kendin olabilmek.. sonra boğazında düğümlenen acı, kan, keder ve bunları zevkle izlemek..