polip büyüyor..
evet, bu konuda ben de aynı şekilde hissediyorum. mesela, diyorum, benim neden opera seven arkadaşım yok? bakıyorum kimse opera sevmiyor.. bir tek ben kullanıyorum.. üzücü, halbuki en hızlı ve en güzel özellikli tarayıcı kendisi.. bunun bir de şu boyutu var: ben, diyorum, çocukken arya söyleme hevesine kapılıp “ben, büyüyünce operatör olacağım” diyen biri olarak, neden operaya giden arkadaşlar edinemiyorum? nedir bu opera düşmanlığı yahu?!
kırgınım, falan. ayrıca, aylardır “bu spor salonun aynaları da insanı geniş gösteriyor; ne kadar seksist bir yaklaşım. bodur erkeklerimiz daha daha daha geniş görünsünler diye biz aklı kıçından yukarı çıkamayan kadınlar harcanıyor.. cık cık..” diye kendimi avutuyordum ki aylardır fütursuzca yediğim mamalar, eridi gitti sandığım bel ve göbek yağlarımı bir güzel beslemişler.. ne yani şimdi bu? insanlara göbeğim var, diyorum inanmıyorlar.. oram buram fışkırmasın diye itina ile giyiniyorum oysaki.. “bel ve göbek haricinde zayıflamak istemiyoruz değil mi? sadece sıkılaşma.” hı hı.
cahil bir insan olarak -her cahil insan gibi- cehaletimi saçmaktan duyduğum zevke paha bi-çi-le-mez.
bence de bu, böyle bir şey.. hatta beni alkışlayan gruba bakıyorum: büyük bir çoğunluğunu kadın ve erkekler oluşturuyor.. uçak kazası raporunu izleyip izleyip uçağa binmek pek akıllıca görünmüyor. zira: “insanlar patlamış mısırlar gibi zıplayıp kabine çarpıyordu.” ölümün kendisi bile bu kadar komik olabilirken yaşamı nasıl ciddiye alabiliriz ki? sayın pilot, lütfen çoluğunuzu çocuğunuzu pilot kabininden uzak tutun; yoksa daha yeni aldığım ve ne yazık ki dikişinin patlak olduğunu fark ettiğim, kısa topuklu 15. çiftimle kafanızı, gözünüzü yarmak isteyebilirim.. aslında bu öfkem size değil.
bir de şöyle bir şey varmış.. evet, ben de o söze inandım bir süre önce ve bu uğurda varımı yoğumu harcıyorum.. henüz bir gelişme yok ama öyleymiş gibi bir yanılsama içerisindeyim ki bu da şimdilik bana yeter..
not: zavallılığını kendi yüzüne çarpmaktan zevk duymak.. utanca diye bir kelime var mesela.
sahra çölünde bir yol; “iyi yıllar verir, kötü yıllar alır”. kelebek yaptım, omuz dedim, bel-göbek dedim, dambulları alna indirdim.. bundan sonraki hedefim, bütün kas gruplarının adını öğrenip “aha ben de hede hödömü çalıştırıyorum” diye hava atmak. gerçi karşıdan “ooo, hede hödö demek? aferin, onunla birlikte bıdı gıdıyı da çalıştırırsan süper olur.” diye bir cevap gelmedikçe bunun hiçbir anlamı yok..
o kadar yorgunum ki bu yazıyı yazmakta herhangi bir amaç göremiyorum.
buda’nın yanına şeytan diye yılan koymak ya da ekstremofil olsam nerede yaşamak isterdim? gözlerini kocaman açmış, şaşkınlığını gizlemeyen ağzı da yarı açık: “dans gösterisine para mı verdiniz? !!” aslında soru şöyle bir şey olsaydı daha anlamlı olacaktı: “beylikdüzü’nden caddebostan’a yürüyerek mi geldiniz? !!” tam o sırada kutulu yarışma programında bir genç kendini yerden yere atıyor; ama ne hareketler! ancak bu kadar denk düşer. “işte para vermediğimiz için televizyonda anca bunları izleyebiliyoruz.”
eğer sorarsanız, ben şiir sevmem; modern dansa uyuz olurum. ama kendimi yeniye bırakamadığım ve insanlık halini yaşayamadığım için biraz buruğum.. zaten aşka da inanmazdım.. hayat böyle daha güzel, pek tekinsiz.. âdeta bir fox mulder..
hamam böceği, böceklerin şahı.. aslında bütün canlıların şahı1.. mesela ben, bu ben‘i hamam böceğine benzetiyorum.. bu kadar yalnız bir insan, hayata bu kadar mı bağlı olur? güce tapmak demek, eninde sonunda yalnız kalmak demektir.. çünkü her çete toplandığı gibi dağılır.. buna rağmen ben hâlâ kendi çetemin ve ıssız adamın hayalini kurmaktayım. bir nevi shangri la.
hopladılar, hopladılar; benim ağzımdan bir kuş pır pır etti, çıktı.. nefesimi tuttum çok zaman, kaçmasın, dedim.. sonra yanımdakiler, uzaktakiler, herkesler salonu inlettiler.. ama öyle olmalıydı zaten.. önümdeki kız, “alkışlamaktan ellerim ağrıdı.” dedi.. ben, benim için bir 10 kere daha hoplayın, dedim içimden..
böyle yazsam, yazsam; hayat falan filanlarla dolu, inan.. hiç spora gidesi olmama ama bu kollar.. daha da daha da kas, kas! paris’te star olma şansı için kum fırtınalarını aşarak geldim ben.. yine yalnızım, aa, yine gece olmuş.. yarın yine yalnız uyanacağım.. sonra düşünüyorum işte, böyle.. şöyle böyle, diye diye.. bu kitabı artık “üzerine uzanılabilecek biçimde ayarlanan, döşeme yerine bez gerilen bir tür taşınabilir koltuk”1 üzerindeyken okurum.
bazı müzikler dinliyorum, böyle geliyorlar oradan buradan.. ayıp olmasın.. hani böyle birilerini eklersin ya bağlantı bölümüne.. sonra bakarsın sıkarlar seni, ama çıkaramazsın da bağlantılardan.. öyle dururlar orada.. ya da birine bir şeyler demeye borçlu hissedersin ama söyleyecek söz bulamazsın.. sessizlik daha anlamlı gelir, ama kırıldı mı ki, diye de düşünürsün.. işte bende de hemen hemen böyle hisler uyanmış durumda.. inan ki çok yanlış bir hayat yaşıyorum.
ben bunu yapıyorum mesela. aslında hayat, bana iyi davranıyor; ama sanırım bana iyi davranmayan, insanlar.. bugün, ayağı sakat bir kadının markete kadar gitmesine yardım ettim.. bana öyle bir baktı ki çok şey yapmış gibi hissettim.. hâlbuki çok az şey yaptım. onu orada bırakıp spora gittim.. acaba market çalışanları gerçekten de kadına yardımcı oldular mı? o kadın gerçek miydi? yoksa hayatın katmanlarından sıyrılıp gelen bir sınav mıydı? eliyle kolumu tuttuğu yerde uzun süre sıcaklığını hissettim.. yolda yürürken koluma bakıp bakıp durdum; sanki alev almış, yanıyordu.
bu kadar az şey yapmışken bir yabancının, kendisine yardım eden bir paranoyağa minnet dolu bakışları.. iç burkucu, kalp kırıcı.. hâlbuki insan her daim şükretmeyi bilmeli.. çünkü duyan biri var. bu duyan biri öyle şakacı, öyle acımasız ki “aha işte! sorunuzun cevabı, küçük hanım..” dercesine suratıma çarpıyor bütün merakımı.. artık merak etmeyeceğim, diyorum ama huyum kurusun..
sana toparlak fare ve dikenli top aldım.. en yakın zamanda tekrar ziyaretine geleceğim.. o zaman o güzel gözlerinle bana bakıp, sesimi dinleyeceksin.. kucağıma almama da kızmayacaksın.
aslında onun adı pufu ama o, “çıtır” deyince bakıyor.. hatta biraz abartıp “ÇItııııııır!” demek gerekiyor dikkatini çekebilmek için. çöldeki bedeviye “türkçe biliyor musunuz?” diye sormak bir hayatta kalma ustasına yakışır mı? ama zaten onlar da bedevi değillerdi.. mavi kotuma mor kemer alarak mutluluğa adım adım yaklaşacağıma inanmasam da hayat böyle ilerliyor işte.. everybody loves a loser ilk defa zara’da boş boş dolanırken duymuştum.. işte senin şarkın, dedim kendime.. ama sanırım bunu, biriyle birlikte işte bizim şarkımız, şeklinde söyleyebilmek daha büyük bir başarı olurdu..
falan.. filan.. açık büfe self servis ayakkabıcılık mı? ayakkabı manyaklarından biri olacağım hiç aklıma gelmezdi. hayat, hep önde.. korkmayın, babetin de modası geçecek.

sırf karaoke çılgınlığına yabancı kalmamış olmak için alfabesine kurban olduğum kore’de doğmuş olmayı diliyorum..
saydım; tam 14 çift.. yuh! dedim. gözüm hâlâ vitrinlerde.. neyse hayatımın hiçbir döneminde 14 çifte ulaşabileceğimi düşünmemiştim.. ama kısa zaman önce benimsediğim v.w. düsturu sayesinde bakış açım da değişti.. ne yani? saçmalıyorum. al, al; kutularında sakla; çıkarmaya, giymeye kıyama.. ne o? bebek sanki? aslında sorun ayaklar değil.. ayakkabılar hiç değil.. ama o yoksunluk; doğallık, içtenlik ve kendiliğin yerine geçen bir yapaylık; bir imge sömürüsü.. bazen düşünüyorum, benim doğallığımı da böyle sorgulayan birileri var mı? bu mümkün. ama olsa da benim umrumda olmazdı. onun olmayacağı gibi.. çünkü en çarpık oluşumların bile takipçileri vardır.. bu, oluşumun kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir şey.. daha çok duygusal bir tepki, yakın olma; yakın hissetme; çıkar görme; daha derinlere gizlenmiş birçok hede.
from noon till three.. aşk, gerçek değildir; kafamızda kurguladığımız bir ülküdür. ama yine de yine de yine de onu arzularız.