polip büyüyor..
hiçbir şey saf değil.. söyleyeceklerim var. elimdeki kitap bitmek üzere.. ve ben gerçekten çok ama çok üzgün hissediyorum. denetleyemediğim durumları sevmiyorum. mesela bir sorun varsa çözülür. onca uğraşıdan sonra sorun, çözülemiyorsa çöpe atılır ve yenisi gelir. ama insan, kendi kuyruğunu kovalayan bir küçük hayvana dönüşmüşse.. evet, söyleyeceklerim bu kadar.
havadan mı ne, kendimi çok isteksiz hissediyorum.. aynı zamanda birilerine ihanet etmiş gibi de.. sanki birilerini kandırmışım, atlatmışım, hile yapmışım da öne geçmişim.. hâlbuki ne kadar gerideyim.
son zamanlarda kadınlığımı sorgular oldum.. insanlığımı değil, yetişkinliğimi de değil.. sadece kadınlığımı.. aynaya baktığımda yanık tenim bana daha kadınsı gelmiyor.. kıvrımlarımı belli eden ya da bu sıcaklarla daha kolay başa çıkmamı sağlayan açık şeyler giydiğimde daha kadınsı hissetmiyorum.. saçlarımın belime kadar gelmesi, toplayınca kısa görünmesi ya da fönleyince bir şeye benzemesi de beni daha kadın yapmıyor.. her giysime uygun toka, takı vs. takmak da öyle.. aynaya bakıyorum ve yalnız bir insan görüyorum.. neredeyse hiç kadın arkadaşı olmayan ve belki de neredeyse hiç gerçek arkadaşı olmayan birini görüyorum..
kimseyi suçlamıyorum. bir şeyler eksik, biliyorum. neyin eksik olduğunu da biliyorum. yoksunluğum kendimle çelişmeme neden oluyor. aldırmıyorum.. bunları sadece ben biliyorum. ya da diğerleri kibarlıktan yüzüme vuramıyor ya da vurduklarında ben umursamaz oluyorum. böyle işte.
evlenen insanlar beni korkutuyor.. benim de bir gün evlenebileceğimi düşündürdüğü için belki de… ya da.. hiç evlenemeyebileceğimi.. hangisi daha kötü bilemiyorum.. evleniyorsam boşanmayı, doğrusu boşanabilmeyi aklımdan geçirmemem mümkün değil.. bu sulara nasıl daldıklarını bilmiyorum.. sonra sevdiğim evli insanların evlerine gidiyorum.. küçük evleri, sevimli kedileri ve çocuk yapmak için henüz erken, demeleriyle beni rahatlatıyorlar..
belki benim için de bir gün vardır.. tahayyül edemediğim her şeyin gerçekleşme oranı, binlerce kez düşlediklerimden daha fazladır.. evlenmeyi de tahayyül edemiyorum. belki gerçektir belki değil. yine de korkutuyorlar beni. henüz erken.
… oysaki tüm bu zaman boyunca benim aklımda 10-12 sene geç doğmuş olmayı dilememi sağlayan baştan aşağı güzel cengâver vardı.. şezlongu istemesi, bizimkinin kendinden geçip şezlongunu verivermesi, geri geldiğimde “kusura bakmayın, şemsiyeyi de aldık.” demesine son derece sakin “onu geri almak zorunda kalacağım.” demem, tüm bunlar, bütün kozları doğru oynayan bir küçük yavrunun kur yapmalarına bu kadar kayıtsız kalabilmem.. sonra her tatile çıkışımda okuduğum o anlamsız tatil gazetelerinden öğrendiğim bir iki laf öbeği: viyana’sını.. ikoncan.. gerçekten neler oluyor böyle?!
istanbul’daki yaşlı başlı ayılardan sonra tertemiz bir köy çocuğu, doğal insan.. gerçekten de vay anasını, sayın polip! bir 10 sene sonra görüşelim canım.. ayrılırken “doksanlılar, sana emanet.” diyorum bizimkinin kulağına, pis pis sırıtıyor..
gezmelere doyamayayım.. para harcamadan oralardan oralara gidişim onun bunun hışmıyla haset sofralarına meze olmasın, oralarımda buralarımda patlamasın, he mi? çünkü ben masumum! hep onlar yaptırıyor bana bu şeyleri.. etrafım kendilerini eğlendirmemi bekleyen çiftlerle dolu.. ömrüm boyunca bu ana-baba travmasını yaşayacağım sanırım.. artık büyümeli ve ideal ana-babayı aramayı bırakmalı, polip! kendi çiftini oluşturmalı.. ilahî güçler söyletmiş olabilir; benim için, telefonda, “evlilik yolunda” demiş..
çok oturmaktan sol ayağımın damarları çekiliyor; çok içip çok oturunca da oluyor.. bunları bırakalım da eğer entertainer diye bir meslek varsa serbest olarak çiftlere eğlence arkadaşı olunur mesleğini icra etmek istiyorum.. bir nevi kişiye özel modern zaman soytarısı..
bunu buldum dün gece.. daha 2005′teyim.. bugünlerinin güzel olduğunu umuyorum.. okudum, dinlemeden olmaz, dedim..
güzel şeyler diledim, bir güzel pazar gününde.. everyday feels like sunday, baby, everyday feels so good, diyenlerin sayesinde güzel olan belki de kendini güzel hissettiren bu pazarda.. daha kız almaya giderken evden dışarı adımını davul zurnayla atan, 15 dakika sokaklarda halay çeken ve bu halleri güzelce videoya kaydedilen, üstüne muhtemelen kızın evinin önünde ve belediyenin girişinde de bir 10-15 dakika halay çekecek/çekmiş olan insanların sokağımızı şenlendirmesi, gösteriş budalalıklarıyla pazar günümüze renk getirmesi de başka bir güzellikti sanırım..
küresel köy, köy-kent yorumlarına yenileri eklendi, izleyenler tarafından.. “geçtiğimiz her yeri inleteceğiz!” nidaları atıldı kornalara basılırken.. sanki bir siz evleniyorsunuz.. sanki dünyada kendine koca/karı bulan bir siz varsınız.. neyse, mutlu olun bari.
*evet, işte bunu o yazıdan çaldım. :)
sana imreniyorum, ilgimi çekiyorsun.. aslında hiç imrenilecek bir yanın yok belki de.. ama gerçekler sıkıcıdır. ben, oldukça gerçekçi bir insan olduğumdan bunu biliyorum ve kendimi olabildiğince hayal dünyasına kapatıyorum.. hayat, bana nispet yapmaya devam ediyor.. neymiş? oralara kadar gidip de yamaç paraşütü yapmamak olur muymuş? bakıyorum televizyonda iki de bir yamaç paraşütü çıkıyor karşıma.. evet, yapamadım, param yoktu! ne var! bırak habire yüzüme çalmayı da her köşede karşıma çıkan şu kızdan haber ver. ben mi geç kaldım yoksa o mu erkenci? bu kadar burun buruna toslaşmak olmaz.. neyse ben öndeyim ama yine gecikmiş hissediyorum.. olur böyle, değil mi?
son zamanlarda anoreksik ölüm haberlerine bakıyorum.. iskeletor manken ve yıldızcıkların çirkin vücutlarına bakıyorum.. göbeğim bile gözüme güzel görünüyor onlardan sonra.. bırakın zayıflamayı da kas yapın artık..
sana, dedim, ilgimi çekiyorsun.. hiç bilme.. tıpkı o güzel gözlü, çiçekli şortlu cengâverin bilmeyeceği gibi.. az gelse de izlesem çaktırmadan.. işte hayal dünyası, çünkü gerçekler çok çirkin; ben çok mükemmeliyetçiyim vs..
karşılıksız e-postalarım geliyor.. güzeller.. güzel olduklarını söylemek için bile cevap yazamıyorum.. çok kibarım, ricaları kıramıyorum. bugün iki tane geldi; kitap gibi.. hepsi birleşince bir öykü olacak mı merak ediyorum.. şimdilerde kendimi yönetici olarak deniyorum: işte burada. olur da bir devleti nasıl idare ederdim acaba, diye düşünürseniz nationstates‘e bir uğrayın.
20 gün sonra tekrar spor salonuna gidip 2 saat boyunca tepinmekten duyduğum haz, bu saçma bir şey ama, böyle işte.. bu akşamı iple çekiyorum.. hede ve hödö dizisinin bir bölümünde dendiği gibi “bu varsa buna gerek yok.” artık müdavimleri ne olduğunu bilir..
son olarak, birileriyle yazışırken onları kırıcam, yanlış şeyler söyliğcem diye çok korkuyorum.. nedir bu eziklik?
bu adamı sever misiniz? ben çok severim. şu filmi ilk kez izlediğimizde gülmekten gebermiştik ev arkadaşımla.. konuşan kopuk kafalar falan.. sonra nerede filmini yakalarsam izlemeye başladım.. şu televizyon serisinde izlediğim en güzel bölümlerden birinin de sahibi yine kendisi.. tabii ki korku filmi çekmek çok zor bir olay; her zaman komik duruma düşme ihtimaliniz var.. belki bu yüzden çocukken korku filmlerini, komedi filmlerinden daha eğlenceli buluyordum.
bu hiç bir amacı olmayan yazımızı da amcanın kendi sözleriyle bitirelim bari:
“[Phenomena (1985)] was inspired by something I heard about insects being used to solve crimes, and because insects have always fascinated me I began to make a story around this idea. You know, it’s a terrible thing, but there are many insects that are disappearing. Becoming extinct. But most people only want to kill them. You know, insects have souls, too; they’re telepathic . . . amazing. People want to save the whales and dolphins, but nobody wants to save the insects. I’m a vegetarian, because I don’t want to kill things to eat.”
“blucin altı topuklu ayakkabı, en nefret ettiğim şeylerden biridir.” diyor pörtlek dudaklı moda kompetanı..
kompetan:
sıfat* Fransızca compétent
Uzman.
*sıfat diyor, ama aldırmayın siz o da bilmiyor ne dediğini..
türkçesi varken anlamsızca kompüter gibi gerzek kelimeler kullanan insanlara uyuz olmaya hakkım var gibi geliyor.. ve patlak dudaklı goldın beg nineye ancak böyle seslenebilirdim.. zira, kot pantolona hâlâ inatla blucin diyen bir insan, ancak şu devirden günümüze ışınlanmış olabilir.
hele bu söylenenleri birkaç yıl önceki ev arkadaşım duymuş olsaydı “bir de en nefret ettiğim şey diye cümle kuran ve bir sürü en nefret ettiği şey olan insan tipi vardır.” diye nutuk çeker hepimizi alaycı bir gülümcük içinde bırakırdı.. ama benim bu gülümcük için ona ihtiyacım yoktu, hayır! zira bendeniz, konuşmanın gerisine de vakıf olabildim.
“hani bazı kadınlar *bilmem ne*yin altına soket çorap giyerler ya, blucin altı topuklu ayakkabı da öyle bir şey.” diye devam ediyor. yanında iki bıldırcın, ya evet, hıhı ay evet ya, gibilerinden sallabaş gevelemeler içinde kıkırdıyorlar.. ben, gülümcükler içinde keyiflenip kısa topuklu cicilerime bakıyorum. pek güzeller.
goldınbeg nine, bıldırcınlarını besleyedursun ve hiç anlamadığı bir maçı sırf türk diye izler gibi yapıp anlamsız anırık yorumlarda bulunadursun, bu almanlar sahiden bir son dakika golü çakıyorlar.. o değil de bu ayakkabılar pek tok ses ediyor yürürken.. çatlayın bıldırcınlar.
bir de asıl merak ettiğim: bu teyze, altınoluk ve civarı tatil kasabalarında genç kızların kısa etek altına giydiği siyah tayta ne diyecekti?