polip büyüyor..
erotomani. biri beni çağırıyor. ama onu bulamıyorum. sanat bu zamanlar için var. yapamıyorsan etkilenmeye bak. mesela izleyecek çok film var. ah, siz hâlâ sinemayı sanattan sayanlardan mısınız yoksa? hahayy! neyse, sonuç olarak, feysbuklarda sevişecek adam çokmuş. eğer ben bir avcı olsaydım örümcek olurdum. başka?
hiç tutuklanmadım. spor salonu üyeliğim bitti ve param yok. odamı spor salonuna çevirecek azmim var benim. stalker’a takipçi demek uygun düşüyor, evet.
bir dip notumsu olarak: şu ana kadar izlediğim hiçbir suç belgeselinde barlarda erkeklerle tanışan kadınların hayatlarında güzel şeyler olmadı. bu kadınlar bara neden takılıyor o hâlde? bardan erkek mi bulunur? feysbuk’tan bulunandan ne hayır gelir? bir 10 sene sonra internet romantizmi hakkında belgeseller izliyor olma ihtimalimi düşünüyorm.
aynı gün içinde iki kişinin “özledim seni” demesi.. beklediğin olumsuz cevapları alman.. sonra havanın kapasa mı açsa mı bilememesi.. ya da bir şey yapacaktım ama neydi? hissiyle bütün günü yapman gereken işi yapmadığın dahası o işin ne olduğunu hatırlayamadığın için boş geçirmen.. o iş aslında hayatın. yani boş geçen de bu hayat. yapman gereken şeyi bilemiyor olman da çok acı..
kendine acımak da bir tavır.. ya da hayır yeni bir ben ve her şey güzel olacak, demek.. değişen bir şey yok.
havaların bu kadar çabuk soğumasını içime sindiremiyorum.. gerçi kışın daha çok param olduğundan olsa gerek kışlık giyeceğim daha çeşitli.. ama yine de daha ekim bile gelmeden şortlarıma veda etmek.. bilemiyorum.. geçen kış gibi bu kış da baharı erkenden getirecek şansım olmayacağını biliyorum.. çok uzun bir bahar yaşadım. şimdi bitti.. gerçek anlamda..
tarih. tilki. tekerrür. dükkân. döngü. kürk. olan bu.
“ayh! çok sıkıldım! artık yazmayajaam.” desem şimdi kimse de gelip “aa, hiç olur mu öyle şey, kuzum!” demez, biliyorum. ama sorun bu değil. çünkü bir yerlere gidip bir şeyler görüyorum ve bu canımı sıkıyor. seni şimdi daha iyi anlıyorum, demek istiyorum şimdi ona.. yani desem yeridir. yani eğer bir yazma tarzım varsa ve ona dahi sahip çıkamıyorsam neden ki? neden yani? daha önce diğer tarafta geri dönüp de yazdığım şeyleri tekrar okumaktan ne kadar narsist bir zevk aldığımı yazmıştım.. en azından o bana kalsa.
yıllar sonra ilk defa iş görüşmesine gideceğim. her şey yolunda giderse bugüne kadar taşıdığım pek çok şeye sırtımı döneceğim. bir yetişkin olmayı kendime yedireceğim. bu kadar. dayanma sürem en kötü ihtimalle 3 hafta en iyi ihitmalle 6 ay. tahammülsüzlüğüm beni bile aşıyor.
“merhaba. zeytinyağı alabilir miyim?”
“tabii. zeytinyağı, değil mi? yani bu yağdan değil?”
“o zeytinyağı değil ki.”
“insanlar zeytinyağı diye bunu alıyorlar.”
“insanlar, zeytinyağı diye ayçiçek yağı mı alıyor?”
“eh, zeytinyağı çok pahalı.”
“ben zeytinyağı alayım.”
“zeytinyağı zeytinyağı değil mi?”
“evet.”
insanlar, gerçekten gerizekâlı.
ringin kenarında yırtılan şortunu değiştiren k1 dövüşçüsüne “nice ass!” diyen eğlenceli asyalıya saygı ve sevgilerimi sunarım.
üst üste 5. amerika açık şampiyonluğu. ağzım kulaklarımda. bütün maçı bu şekilde izlediğim düşünülürse…
gördüğünüz üzere çok sportif bir insanım. hem atletik hem duyarlıyım.
bu sözü bana söyletebilecek birkaç kitap var. ancak o, bunlardan biri değil. bir süredir yazmıyor olmamın çeşitli nedenleri var elbet. falan filan. federer’i hiç böyle görmemiştim.. şaşkındım. şimdi her şey düzelmiş görünüyor. umutlar, tavan yapmak üzere. jankovic de finalde. mahallemi ve anılarımı kurtarmayı başarmamın da farklı bir boyutta anlamı var.
hayatta hep beklediğiniz ama hiç düşünmediğiniz şeyler başınıza geliverir. ölüm, hastalık vs. bilgisayarımın beynini, kalbini ve omuriliğini değiştirmeye karar verdim. fazla değil. üç parça. karaciğer, akciğerler, böbrekler, bağırsaklar, duyu organları ve cildi bir süre daha idare eder sanırım. böyle işte. makinelerin duyguları yoktur.