polip büyüyor..
- hiçbir şey yapmayacağım. söz veriyorum. hemen gideceğim.
- uzanman gerek.
- neden bana yardım ettin?
- düştün.. tam önüme.. bir keresinde beni kurtarmıştın. şimdi ödeştik. hem zaten ne yapabilirdim ki?
- o şey…
- onu o gün buldum. seni tanıdığım gün.
- fırtınanın olduğu gün.
- evet.
- evet.
- üzerinden çok geçmedi ama yine de yıllar önceymiş gibi geliyor.
- ya kardeşin?
- tek başıma buraya taşındım. o, otelde kaldı.
- çok üzücü. yazık sana.
- onu arada sırada görüyorum.
…
- mmm. mmm. mmmh.
- ne yapıyorsun?
- su sesi. mutfakta.
- ha.
- mmh. mmh. mmh.
- etkileyici.
- uyuyamadığım gecelerde kalbimin sesini dinlerim; dün gece seninkini dinledim. hım hım. hım hım. evet. bayılmıştın. ben de kulağımı göğsüne dayadım. ölmüş olabileceğini düşündüm. işte o zaman duydum. pam pam, böyle.
- teşekkür ederim.
novem. bana biraz akıl, fikir. biraz da yürek. ben uslanmam.
sevmeye çok hevesliyim. öyle şeyler varmış ki bu hayatta ne eşsizler ne de olağanüstü ama sizi her seferinde yerinize çakar, kanınızı dondurur, adrenalinden mideniz yüreğinize fırlar – tam bu noktada içtiğim yeşil çay yanlış yerlere doğru aktı ve işte sevgili yaşamdan okkalı bir tokat daha yemiş oldum. kısacası anlamadığın konularda hava atma, sümsük! demiş oldu bana bu boktan hayat.
ama olsun o kadar acayip şeyler dinliyorum ki ona kızamıyorum bile.. aşk dediğimiz şey, kesinlikle iki kişinin birbirine duyduğu şey değil. daha doğrusu aşk, olayın özü değil. olayın özü çok, çok başka.. her şey kendini keşfetmekle başlıyor ne de olsa…
bazı şeyleri açıklamak isterim. mesela, bazen insanlar bir şeye sadece dışarıdan bakıp onu gördüklerini ya da ne olduğunu anladıklarını zannediyorlar. böyle durumlarda gülmekle kızmak arasında kalıyorum. gülüyorum çünkü çok gereksiz, kızıyorum çünkü kimse bu kadar sığlaşmamalı.. kendimize karşı sorumluluklarımız, kişisel ihtiyaçlarla başlayıp başkalarına nasıl davrandığımızla devam ediyor. çünkü kendimizi nasıl görüyorsak başkalarına da o gözle bakıyoruz..
neyse söylemek istediklerim bu kadar.. bahar kuşu, aklımı başımdan almaya devam ederken hâlâ açıklamam gereken çok şey varmış gibi geliyor.. ve o sese şunu demek istiyorum: biliyorum, oradasın ve seni duymuyorsam bu benim suçum.. yine de biraz bağırabilirsin.
mamma mia, bir balon. eğer abba dinlemek istiyorsak bunu evimizde çok daha kaliteli bir şekilde yapabiliriz.. hakkında yazan şeylere inanmayın. insanlar, balonları seviyorlar. bir balonu patlatmak eğlencelidir. içindeki havayı kaybederek yavaş yavaş pörsümesini izlemekse can sıkıcıdır.
şunu izledim. şimdi de bunu izleyeceğim. sonra da falan filan..
hayat, aslında bir bilgisayar oyunu. bunu hepimiz biliyoruz. sen de ben de o da bu da şu da… bir aşamadan diğerine geçmek ne kadar güzel, değil mi? ben, bilmem kaçıncı aşamadayım. oo senin daha yapacak çok işin var. bak, şu aşamada böyle olacak, onu değil de bunu yap, demek ne kadar harika hissettiriyor değil mi kendimizi? ben bir aşamada takılırsam, fazla uğraşmam o oyunu bırakırım. işte hayat da böyle bir şey dedik ya.. bırakmışım. hangi aşamada olduğumu hatırlamıyorum ama artık insanların bahsettikleri şeyler anlamsız gelmeye başlayınca gidecek yeni bir yer aramaya koyuluyorum. doğru, büyümek istemiyorum. neden isteyeyim ki?
doğru zamanda doğru yerde olup doğru insanlara doğru şeyleri söyleyen insanları takdir ediyorum. her sene bir diğerinden daha iyi geçiyor, değil mi? zaman yok. hepsi birer yanılgı. oyun bozuldu. hiçbir aşamayı geçemeden aşamalar arasında dolanıp duruyorum.
mazeretler uydurma, sorumluluk alamama, gerçekleri görememe… evet, evet, evet.. bir sonraki bölüm, lütfen!
zamanın kaybolma arzusuna hayranım.. özellikle yanlış işler yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak yaşayanlara karşı çok acımasız. son 6 senemi bir yere koyamıyorum.. bundan sonraki 10 yıl da böyle geçecek bu gidişle.. ağlayalım mı? bundan bir bok olmaz, diyerek benden sıkılacak, bana acıyacak, “zavallıcık” diyecek arkadaşlarım sızlanmalarımdan kurtulmak için bana sırtlarını dönmeden ben mi gideyim mesela?
hello loser! duydum ki herkes 10 adım atarken sen tavanları izliyormuşsun.. pek iyi! şimdi o bekle, diyen sese sormak isterim: neredesin? hâlâ bekliyorum. keşke başlıktaki inciyi kimin döktüğünü hatırlayabilseydim.
dün, bir e-posta aldım; mutlu oldum. sabahki beeh hâlim geçer gibi oldu, buraya geldim bir sürü şey yazdım. sonra blogsayfasi patladı. şöyle demişim:
pazartesiden beri hiç olmadığı kadar yoğun bir sosyal hayatım var. 3 günlük sosyallik iliklerime kadar işlemiş durumda.. her yerim ağrıyor, keyfim yok. gücümü yeniden toparlamam için bir günü kendi başıma geçirmem gerek. bu bayram denen şey bana hiç yaramıyor. ne var ki bu sabah da yoğun bir plan programın gölgesinde başladı.
sözde sabah 10′da kalkılacak, kahvaltı edilecek ve doğru spora gidilecekti. 12′de telefonla uyandım. kahvaltıdan sonra her zamanki gibi bayılma evresine geçince vücudum ve zihnim aşırı sosyallik belirtilerini göstermeye başladı. sporu ek, sporu ekersek banyoyu da ekeriz böylece akşam üstü sevgili arkadaş toplantımıza gidecek tren yolculuğu için yeterince enerji depolamış oluruz, diye hesaplamalar yaparken bilgisayarımı açtım.
antony severler için! diyen bir eposta almışım. zihinsel yorgunluğum birden yerini dinç ve huzurlu bir akla bırakıverdi. böyle şeyler oluyor hayatta.. gerinip duruyorum. birazdan giyinip spora gideceğim sanırım. aynı postanın kaç kişiyi daha mutlu ettiğini düşünerek salak salak sırıtıyorum.
blogsayfasi yazımı yayınlamayı ve hatta kaydetmeyi dahi reddedince bütün gün bilgisayar başında kaldım sonra da 3 kapı yaptım. sonuncu kapı pek uzun ve güzel geçse de gecenin sonunu ve sabahın genelini I-hate-myself-and-I-want-to-die kıvamında geçirince bir şeylerin kesinlikle ters gittiğini anlamış bulunmaktayım. bir daha böyle olmayacak demiştim kendime.. yanlış bir evrendeyim oysaki ve çıkışı acilen bulmam gerek. bahar kuşunun yalancı ciklemelerine dönmekten başka çarem yok. mutlu olmak, acı çekmek(tir).
hadi baştan sayalım: oğlak, boğa, koç, yay, ikizler.. benim canım akrep çeker.. balığın şöyle bir tadına bakarım.. gerisini çöpe sallarım.. gezegen nihilistleri iş başında! ben bunlara katılmak istiyorum. bir gezegen nihilisti olarak ilk işim, gezegenin aslında var olmadığına dair türlü türlü kuram üretmeye ant içmiş yoldaşlarıma yardım etmek olacaktır tabii ki.
ben eskiden böyle değildim. artık insanları bayramlarda ellerini, yanaklarını öpmekten ya da tam bir sene sonra onları görmekten dolayı ne kadar mutlu olduğuma inandırabiliyorum ve hatta ben de buna inanıyorum. acaba gezegen nihilistleri bunu bilse beni işe alırlar mı?