polip büyüyor..
curfew
What else could we do, for the doors were guarded,
What else could we do, for they had imprisoned us,
What else could we do, for the streets were forbidden us,
What else could we do, for the town was asleep?
What else could we do, for she hungered and thirsted,
What else could we do, for we were defenceless,
What else could we do, for night had descended,
What else could we do, for we were in love?
paul eluard
ve bütün gece ağladım.. her yerde okunmamış kitaplar vardı.. onun sigaraları; kül tablaları; izmarit kokusu.. her sigaranın parmaklarda bıraktığı koku farklı olurdu.. yarısı okunmuş kitaplar; bir türlü bitirilemeyen kitaplar; bir çırpıda okunan kitaplar.. artık parmaklarda izmarit kokusu yok.. benim parmaklarımda.. benim..
benim olan hiçbir şey yok.. benim hayatım yok.. “ama hayat, senin olamaz ki zaten; çünkü sen hayatsın!” eğer hayat, bensem ve ben hayatsam; hiçbir yere gitmiyorum.. üç gece üst üste ağlayabilirsin.. nefesin kesilir, kalp atışların yavaşlar ve tam boğulacağını düşündüğün o anda hayat ağır basar.. burnun akar mesela; sümüğün üstüne başına akmasın, yastığına bulaşmasın istersin.. sonra tuvaletin gelir; tuvalete gidersin.. sen ölsen bile bedenin canlıdır..
“eğer hayat bensem, hayat mazoşist olmalı”
önce beni seviyorlar.. diyorlar ki “bu pek hoş, pek ilham verici bir kız! arkadaşım olsun.” sonra bana iyi davranıyorlar; çünkü birini sevmek demek, ona iyi davranmaktır.. sonra bakıyorlar ki ben onları onların beni sevdiği kadar sevmiyorum; yani seviyorum belki ama sevmek ve göstermek farklı mı? ben neden bu kadar korkunç bir insan hâline geldim?
yazımızın bu iki ana fikir kabîlinden sorusuna cevap bulmak için beynimizi siklonlara emanet edeceğiz, sevgili kalbi kırıklar.. öncelikle sevmek iyi davranmaksa eğer, o hâlde sevmek denk ve eşittir göstermek. bu basit formülü hatırladığınız sürece kimsenin kalbini kırmazsınız; zaten kalbini kırdıklarınızı da sevmiyorsunuz demektir ki kendilerini sevmeyen birine kalplerini emanet ettikleri için yine kendileri suçludur..
ikinci olarak benim korkunçluğum ve içimdeki cinin canavara dönüşmesi.. beni sevenler, benim onları o kadar da sevmediğimi görünce ilk olarak kırılıyorlar, sonra kızıyorlar sonuç olarak da öfkeleniyorlar.. bedenleri intikam hırsıyla sarsılırken beni yeni bir gözle görmeye başlıyorlar.. önce diyorlar ki “bu kız, hiç hoş hiç ilham verici değil aksine korkunç bir insan! arkadaşım olmasın.” çünkü içimdeki cin, korkunç bir canavara dönüşmüş ama canavarın insanlar arasında işi ne? bu yüzden canavar insan gibi davranmaya çalışıyor ki halk galeyana gelmesin, ellerinde meş’aleler ve tüfeklerle canavar avına çıkmasın..
ama canavar, fasadın altında ezilip özünü yitirdikçe zavallı bir canavar oluyor.. korkunçluğunu yitiriyor.. hüsran içinde insan kimliğine sarılıyor ama insan da olamıyor, çünkü insan nedir ne yapar bilmiyor, taklit yeteneğinin de bir sınırı var canım.. hem her ne kadar bir taklit iyi bir taklit de olsa asla asıl şey olamaz.. bu yüzden işte ben zavallı bir canavar ve korkunç bir insan olarak yaşamaya mahkûm, kahrediyorum..
ve beni sevenler de kendilerine daha hoş, daha ilham verici başkalarını arayıp buluyor.. sevginin en kötüsü, neyi sevdiğini bilmeden karşındakini sevdiğini sanmaktır.. hâlbuki ben senin gördüğün şey değilim, kuzum.. canavarımı sevmeyeceksen beni hiç sevme!
kendimi daha iyi hissedeceğimi sanıyorum ama kendimi daha iyi hissetmeyeceğim.. kendimi iyi hissetmek adına yaptığım her şey, birer yanılsama olacak.. daha kötüsü gelecek; dişlerimi fırçalamadan, kapıyı kilitlemeden yatacağım.. hırsızlara eğlence olacağım; anama eziyet.. sonra iki yüzlü dilberler gelecek; dişlerini gösterip canım, diyecekler.. off! bi’ gidin!
2006′dan beri şampiyon olmasını istiyordum.. neden? çünkü bence bunu hak ediyordu.. o kıvılcım vardı onda.. sonra gel zaman git zaman, o kıvılcım sanki söndü.. sonra bir baktım, beklenmedik bir biçimde geriden gelip çeyrek finallere kalmış.. o zaman belki de bu yıl gerçekten de şampiyon olur, deyiverdim kendime.. aslında gaip söyletti..
sonraki bütün maçlarını izledim.. yarı final ve sonrasında final.. daha önce de olmuştu böyle; sevdiğin sporcuyu, şampiyon olmadan çok önce beğenip gönüllerin şampiyonu ilan edince şampiyonluk hâlinde garip oyunlar oynanıyor insan aklında.. mesela diyeceksin ki “sana ne kardeşim! sana mı şampiyon oluyor sanki?”
doğru.. ama şampiyonluk öncesi yine o gaip demişti ki: “eğer bu yıl burada şampiyon olursa bu altın kirpikli çocuk, o hâlde benim hayatım da ummadığım şekilde değişecek, türlü türlü sürprizler çıkacak.. eğer olamazsa zaten her şey olduğu gibi devam edecek.” bu gaip, bana bir oyun oynamadıysa kupayı kendi ellerimle kaldırmış gibi bekleyeceğim hediyelerimi! ya da… ‘ya da’sı, magical thinking
hâlâ eski postalarda dolanıyorum.. bu sefer de kriss‘in bir sözüne rastladım.. evet, eğer sıkıcı olmayan bir adam varsa onu sevebilirim, diye düşünüyor insan.. ama sıkıcı olmayan, çok iyi anlaştığım erkek cinsinden arkadaşlarım var; onları seviyorum da.. ama romantik kıvılcımlar oluşmuyor içimde bir yerlerde; yüreğim erimiyor; gözlerim seğirmiyor..
yani? çözümsüz; belki de yanlış şeyleri arıyoruzdur ya da sevgili adam, sıkıcı adamdır gerçekten.. bilemiyorum.. ailemin kadınları üzerindeki laneti canlı tutmak; bu kadar burnu havada olmak; hiçkimseleri beğenmemek.. evet, yalnız büyüyecek, yalnız yaşlanacaksın polip. kendime bunu söylüyorum.. okuyacak çok kitap, manga, yazı; izleyecek çok dizi, anime, belgesel var.. ve de oynanacak oyunlar.. hayat böyle de geçiyor.
not: bu eski e-postaların hortlama nedeni, sözü geçen yazışmaların yapıldığı e-posta adresimi kapatmaya karar verip bütün güzel yazışmaları yeni adresime taşımamdan başkası değil.. yani artık eylül yok. rocassid var. ne değişti? hiçbir şey..
aylar öncesinin e-postalarında gezerken gözüme çarptı; “aa yazarsan biz de okuruz” demiş sahip.. yazmamışım..
şimdi bizim burada komşular, atıyorlar dışarı bir masa; akşama kadar lak luk.. bir patroniçe olarak terör estirmediğim zamanlarda ceviz yemekten ve internette dolanmaktan hoşlanıyorum.. bir de kapının önündeki boş konuşmalar olmasa… bizim burada kapının önünden otobüs geçmiyor.
okumuyorum yazmıyorum.. dinlemiyorum konuşmuyorum.. izlemiyorum anlatmıyorum.. görmüyorum duymuyorum.. istemiyorum almıyorum.. beğenmiyorum bakmıyorum.. büyüyemiyorum.
içine hayalet kaçmış cd player, çalmayı kesti.. ona neden sustun? diye sormak aklıma gelmedi; kafasına göre çalmaya başladığında neden çalıyorsun? demediğim gibi.. bence insan ruhundan anlıyor.. mutfak keyfinden de!
eğer metroda hiç tanımadığınız biri, yanınıza oturup parti yapmak isteyip istemediğinizi sorarsa bilin ki bunun nedeni, parti yapmak ister bir hâliniz olması değildir..
eğer biri çıkıp “şubat ayı, aşk ayıdır.” dese ona “hey, dostum, yanılıyorsun!” demem.. uçağım düşsün istiyorum.
yaşam bu sabah saat 10′da başladı.. aslında yaşamın pazar sabahı 10′da başlaması biraz garip gibi ama aslında yaşam, benim için hergün 10′da başlıyor.. ya da yaşam çoktan başlamış oluyor da çok ısrar ettiği için ben de başlamak zorunda kalıyorum.. yani istemeye istemeye her sabah 10′da başlıyorum.. işte bugün, pazarları ağırdan başlamaya alışmış yaşamı 10′da başlattım “bak, nasıl oluyormuş?” dedim.. pek sesini çıkarmadı hatta yaşamın diğer parçalarını çoktan başlatmış diğer kişilerle karşılaşınca sokakta biraz sakinledi bile.. ben işimi hallederken o dışarıda bekleyip, hep o filmlerden özendiği poza bürünüp suratsız bir şekilde sigarasını tüttürdü..
bazen yaşamın bile hayal gücüne ihtiyacı oluyor; çünkü gerçeklik herkes ve her şey için ağır.. gerçeklik ağır siklet olsa zaten kimse yenemez ama gerçekliği bile yenen bazı ağır kimyalılar var.. onlar başka zaten; bu dünyadan değil.. zaten onları sokakta görsek reality check bir iki bir iki, demek zorunda kalırız, çünkü onlar gerçekten de gerçeklikten bile ağırlar.. ama yaşamdan büyük değiller.. zaten hangi aklıevvel yaşamdan büyük olmaya kalksa ağzının payını hemen alıveriyor.. neyse işte bugün yaşam, böyle başladı ve bu saate kadar da pek sıkıldı.. şu yaşama bir eğlence!