polip büyüyor..
rüyamda yeni yıla tek başıma yabancı bir odada ağlayarak giriyordum.. rüyanın hepsi bu değil, ama önemli bir kısmı..
başka şeyler de söyleyecektim ama beynim, yerinde değil.. özetle: senin gerçekliğin, benim gerçekliğim değil.
ayrıca, buradan hareketle; “çikolatadan nefret eden insanlar, gerçekten mutlu insanlardır ya da gerçek anlamda çaresizliği hiç tatmamışlardır” tezimi görücüye çıkarmak istiyorum. tabiî bu, sadece ana fikir. geri kalan 80 sayfayı telepatik olarak dağıtmayı amaçlıyorum; belki de eylemlerimle açıklamalı olarak göstersem daha iyi… kararsızım.
bence bu böyle olmaz!
bari biraz seçici olun.. ödüller, ödül değil; kâbus! bir de yorum yapılan yazının başlığına bak.. alay ediyorlar sanki.
anime, manga, mugen derken sims 3 çıkageldi.. öyle bir geldi ki ben bir süre buralara uğramam artık. zaten yazamıyorum, zaten şöyleyim, zaten böyleyim…
o kadar çok anime izliyorum ki uzun yazıları okumakta zorlanıyorum.. çok sevdiğim çünlüklere girip girip şöyle bir bakıyorum, sonra da çıkıyorum. şimdiden özür dilerim. sonrası için planım yok.. ama fark ettim ki anime listemi tamamladığımda çok ama çok yalnız hissedeceğim.
herkes yaşıyor, herkes ilerliyor. dünya, görüş alanımdan çoktan çıktı.
zamanın kaybolma arzusuna hayranım.. özellikle yanlış işler yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak yaşayanlara karşı çok acımasız. son 6 senemi bir yere koyamıyorum.. bundan sonraki 10 yıl da böyle geçecek bu gidişle.. ağlayalım mı? bundan bir bok olmaz, diyerek benden sıkılacak, bana acıyacak, “zavallıcık” diyecek arkadaşlarım sızlanmalarımdan kurtulmak için bana sırtlarını dönmeden ben mi gideyim mesela?
hello loser! duydum ki herkes 10 adım atarken sen tavanları izliyormuşsun.. pek iyi! şimdi o bekle, diyen sese sormak isterim: neredesin? hâlâ bekliyorum. keşke başlıktaki inciyi kimin döktüğünü hatırlayabilseydim.
ringin kenarında yırtılan şortunu değiştiren k1 dövüşçüsüne “nice ass!” diyen eğlenceli asyalıya saygı ve sevgilerimi sunarım.
üst üste 5. amerika açık şampiyonluğu. ağzım kulaklarımda. bütün maçı bu şekilde izlediğim düşünülürse…
gördüğünüz üzere çok sportif bir insanım. hem atletik hem duyarlıyım.
hiçbir şey saf değil.. söyleyeceklerim var. elimdeki kitap bitmek üzere.. ve ben gerçekten çok ama çok üzgün hissediyorum. denetleyemediğim durumları sevmiyorum. mesela bir sorun varsa çözülür. onca uğraşıdan sonra sorun, çözülemiyorsa çöpe atılır ve yenisi gelir. ama insan, kendi kuyruğunu kovalayan bir küçük hayvana dönüşmüşse.. evet, söyleyeceklerim bu kadar.
havadan mı ne, kendimi çok isteksiz hissediyorum.. aynı zamanda birilerine ihanet etmiş gibi de.. sanki birilerini kandırmışım, atlatmışım, hile yapmışım da öne geçmişim.. hâlbuki ne kadar gerideyim.
bu adamı sever misiniz? ben çok severim. şu filmi ilk kez izlediğimizde gülmekten gebermiştik ev arkadaşımla.. konuşan kopuk kafalar falan.. sonra nerede filmini yakalarsam izlemeye başladım.. şu televizyon serisinde izlediğim en güzel bölümlerden birinin de sahibi yine kendisi.. tabii ki korku filmi çekmek çok zor bir olay; her zaman komik duruma düşme ihtimaliniz var.. belki bu yüzden çocukken korku filmlerini, komedi filmlerinden daha eğlenceli buluyordum.
bu hiç bir amacı olmayan yazımızı da amcanın kendi sözleriyle bitirelim bari:
“[Phenomena (1985)] was inspired by something I heard about insects being used to solve crimes, and because insects have always fascinated me I began to make a story around this idea. You know, it’s a terrible thing, but there are many insects that are disappearing. Becoming extinct. But most people only want to kill them. You know, insects have souls, too; they’re telepathic . . . amazing. People want to save the whales and dolphins, but nobody wants to save the insects. I’m a vegetarian, because I don’t want to kill things to eat.”