polip büyüyor..
son zamanlarda şöyle cümleler okuyorum:
Faydalarını saymakla bitiremeyeceğimiz zencefil hakkında Alman bir uzman şöyle der:
“Bir kızım olsaydı adını mutlaka zencefil koyardım.”
bazı şeylerin sevilmesinin bir nedeni varmış.. aleviler hakkında duyduğum tüm o şeyler; bütün etrafımı kaplamış olan kürt düşmanları; o cehalet kokan bayık, yavan milliyetçilik… sizin gibi düşünmeyenler de var.. neyse ki..
birisi sürekli çenemi yumrukluyor, dişlerimi kırıyor.. kan kusuyorum. bitiyor, sonra yeniden başlıyor. her şey bittikten sonra wikipedia’dan araştırdım. aslında olmasa da olurmuş.. ikinciyi es geçebilirim.
bir de şunu düşünüyorum: ben nasıl besleneceğim ey hu? hu
eğer sims oynayarak amerikan ordusunu desteklediğimi bilseydim oynamayı bırakır mıydım?
ha ha hayır. hayat, böyle bir şey.
bugün, özellikle bugün, konuşacak birine ihtiyaç duydum. gözlerimi diktim ve kendime cevaplar verdim. ama eğer cevaplar bende değilse nasıl olur da kendime sorular sorarım? sol elim, hep sızlıyor.
fark ettim ki yazmak çok gereksiz bir şeymiş.. öyle yazmak değil de böyle yazmak.. bunu az önce durup dururken fark ettim.. düşündüm ki düşüncelerimin çeyreğini bile yazmamışım.. yani eğer gerçekten düşündüklerimi yazmıyorsam niye yazıyorum? ne yazıyorum? belki de gerçekten bir halt düşündüğüm yok.. o kadar boşum.. evet, boşum.
sen yazmazsan o yazmazsa ben kime saçacağım aptal yorumlarımı? bazen insanlar o kadar mantıklı yazıyor ki bana söyleyecek bir şey kalmıyor.. halbuki bırak biraz da ben konuşayım değil mi? biraz boşluk bırak, dıt dıt yap.. uff
neyse işte kapıya barikatları kurdum.. bütün gün 102 ekranda oyun ve anime, dedim ya.. pek dev değil aslında ama benim odadakinin yanında dev.. sonra işte ekmek almadım, gazete almadım.. mutfağa giderken barikatları görüp mutlu oldum filan.. hep böyle yaşasam lan, diye düşündüm neşeyle..
ama işte şimdi yine buradayım.. kapıyı arkamdan kilitledim.. ama yine de ben yokken biri gelirse? sol elim hep ağrıyor; hep ağrıyor..
burada havalar haftaiçi serin, haftasonu sıcak seyrediyor. kimsenin keyfi yok.. kışı göremez, diyorlarmış.. ilaçların toplamı 2000tl, bir de küsürat.. “teknoloji bizi mahvetti.” çelik tencerelerde pişen et demir eksikliği yapıyormuş.. kan tahlillerim tertemiz, demirim yerinde.. yalnız mikrobiyoloji laboratuarındaki arkadaşlar hemogram raporu üzerinde şaka yapmak istemişler; iki yüksek, iki alçak koymuşlar.. viral ilişkim henüz sonlandığı için etkilerini hâlâ yaşıyorum.
kapıda beklerken yanımda bitiveriyor.. elinde tahlil sonuçları.. bir sabırsız, bir kendi içinde kaybolmuş ki farkında değil.. sorusunu evet içeride hasta var; benden sonra da bayan var, diye cevaplamam gerekiyor.. sonra gözü elimdeki tahlil sonuçlarına kayıyor.. ben zaten son 10 dakikadır referans aralıkları sayesinde gayet sağlıklı olduğum sonucuna varmışım.. “bak, senin troidin çok fazla çıkmış.” diye atlıyor bir an.. bakıyorum.. “yo, gayet referans aralığında.” bunun üzerine bir kendi değerlerine bir benimkilere bakıyor.. sanki ikimizden birininki referans olmalıymış gibi.. off, bu insanlar işaretleri bile okuyamıyor..
defteriyle kalemini yanında taşıyanlardanım. sol bileğimdeki sakatlığa rağmen sol elimle bulmaca çözmece, yazı yazmaca, bowling oynamaca gibi kendini bilmezliklerimi not almak istiyorum. umumî tuvaletlerde hep margot geliyor aklıma.. kendisi korkunç derecede histerik ve sorunlu bir insan.. ama diyor ki: “I never sit down in a public place. I squat and hover.” bu işi her yaptığımda bu cümleler beynimde vızırdıyor..
bu arada aziz yahya’nın kırlarını yakıyorlar.. ben koşsam ne yazar.. yanlış yerdeyim.
bir stadın ekmeği kaç yıl yenebilir? sol el çalışmaları, ispanyolca çalışmalarını kıskandıracak ölçüde. şu konuda fikrinizi sormak istiyoruz. işten sonra egzersiz.. spordan 1-2 saat önce yemek.. hiç susmayan bir telefon.. tınmayan çalışanlar.. bu kadın futbola dair ne anlatıyor böyle? bizim şampiyonlukla ilgili bir sorunumuz yok. yeter ki gönüllerin şampiyonu olalım.
fırına girer girmez bağıra bağıra “iyi günler hanımefendiii! hoş geldiniz!” demek için diğer çalışanların arkasından uçarak gelen fırın bıdısı yüzünden daha yakın ama daha pahalı fırına gitmeyi seçmek.. sakat ellerle yazmak; sakat ellerle çalışmak; sakat ellerle yaşamak… sakat bir durum bu.
heyecanlı insanlar sinirimi bozuyor. belki de ben, artık kimse tarafından heyecanlandırılmadığım için.. her şeyin ve her durumun işlevselliğini sorguluyorum: evet, ama neden? amaç ne? insanlar beni sıkıcı buluyorlarsa onları suçlayamam.